ben bir garip

             Öhöööö..Ben çok hayal kurarım. Küçüklüğümden beri vazgeçilmezlerim arasındadır hayal kurmak. Belirli mekanlarım bile vardır bunun için. Banyo, tuvalet ve yatak. Kesinlikle dümdüz banyo yapamam mesela ben. Dümdüz derken,sıradan şeyler düşünmem yani.Hayal kurarım hep.Banyo bitti hayal bitmedi mi? Başka bir zaman kaldığım yerden devam ederim. Finale bağlayana kadar elimden gelen tüm süslemeleri yaparım, ondan sonra bitiririm mutlu sonla. Ama genelde sonlandırmam hiç birini. Her seferinde değiştire değiştire kullanır,ısıta ısıta yerim. Bir gün harika bir dansçıyken, bir gün oscarlık bir oyuncuyumdur.Mükemmel erkeği bulmuş Amerika'daki müstakil evimizde, akşam havuz kenarında şaraplarımızı yudumluyoruzdur.Bir bakmışsın Türkiyenin tüm sorunlarına çözüm bulmuşumdur, bir de bakmışsın ki asla yakalanamayan bir seri katil olmuşumdur.Şaka değil, daha nicelerinin senaryosunu yazıp bizzat kendim oynadım.

              Bu hayal dünyasında fazla takılma olayı günde beş film izliyebilmemden ve bir kitabı iki günde durmadan okuyarak bitirebilmemden de anlaşılabilir.Kendimi kaptırdığım zaman, gerçek dünyanın boktan sıradanlığına çat diye geri dönmek çok acı veriyor bazen.Orhan Pamuk'un İstanbul adlı kitabında çok sevdiğim bir cümleyle anlatılıyor bu durumu: "Napolyon olduğunu sürekli düşlemekten hoşlanan adamla, kendini Napolyon sanan adam arasındaki fark, mutlu hayalci ile, mutsuz şizofren arasındaki farktır" Ortalıkta Napolyon'um ben diye dolaştığım zamanlar olmadı değil,ama kendimi tutkulu ve istekli bir hayalci olarak adlandırmak daha doğru olur.

            Bir müzikal izledikten sonra, bindiğim otobüsteki insanların teker teker kalkıp şarkı söylemeye başlayacaklarını ve aniden danslarıyla bunu bir şölene dönüştüreceklerini hala dört gözle bekliyorum her seferinde.Babamın bir FBI ajanı olup,senelerce bunu bizden sakladığına ve bir gün beni kaçırdıklarında bütün marifetlerini gözler önüne sereceğine olan inancım ise tam. Ya da bütün hayatımın bir televizyon şovu olup, doğumumdan itibaren herkesin dikkatle izlediği bir dizinin baş karakteri olduğuma eminim.Sanırsam,galiba,kesinlikle yani.

           İçimdeki çocuk, ruhumdaki hiç büyümeyen velet... Yok öyle şeyler bende. Hani çok olgun bir insan olursun da "ay içimdeki çocuk ölmedi ama" dersin ya. I Ih!! O ben değilim arkadaşım.Benim dışım çocuk, içimde de bir köşeye itilmiş,olgun bir taraf olabilir (emin değilim).

          İlk defa sevgilim olduğunda, hayret yahu yanımda bir çocuk var ve elimi tutuyor diye geçirmiştim içimden. Ben daha oyuncaklarımla oynuyorum evde (yaş 19), ne işin var kardeşim benim yanımda? Gerçi sonraki dönemler için de durum pek değişmedi benim için.Yalnızlığa, kendi hayal dünyamda dolaşmaya bağımlı olduğumdan hiç bir zaman "biz" olamadım bir başkasıyla. Sıkıldığı zaman giden, bunaldığı zaman telefonunu kapatan, darlandığı zaman çat diye konuşmanın ortasında msnden çıkan, hiç bir zaman aranılan kız arkadaş kategorisine giremeyen, o kitaptan bu filme, bu filmden şu diziye,dizilerden kendi yazdığı senaryolar arasında hop hop hoplayan, zıp zıp zıplayan bir kızım ben.

         İşte böyle sevgili blog. Bir sen anlıyorsun beni anacım. Derdordağım, sırdaşım, argadaşım... Napsam bilemedim. Accık büyümek mi gerek, yoksa bu ikili hayatta seksek oynamak mı en güzeli?


bunlarda yaz boşluğunda çizittirdiğim şeyler.Konuya da uyunca göstertiyim dedim;)
     

Hiç yorum yok: