koku

        kokulara karşı her zaman enteresan bir ilgim olmuştur.beş duyudan beni en çok şaşırtan da "koku"dur. biz farketmeden hayatımızı yönlendiren mistik bir güç gibi hissediyorum kokuları.bir koku bizi çok mutlu ederken bir diğeri çok mutsuz edebiliyor mesela.

       bazen sokakta yürürken insanların kokuları çalar burnuma.o sırada biri görse yüzümü,gözlerini kapatıp derin nefes alan bir kız görür.kokuyu iyice içime çektikten sonra,eğer tanıdık bir kokuysa hayatımın hangi evresine ait olduğunu ve eğer bulabiliyorsam kimin kullandığı parfüm olduğunu bulurum.şaka değil.mesela "ilkokul 5 te bir arkadaşımın annesinin kullandığı parfüm" deyip,kendimi birden o zamanlarda bulurum.eski bir fotoğrafa bakmaktan çok daha etkili bir yoldur kendimi anılarımda hissetmek için.kimi zaman bir isim yada zaman belirmez aklımda,sadece çok mutlu olduğum bir zaman etrafta olan bir koku der geçerim.

      yapay kokulardan öte birde insanların kendi ten kokuları vardır.ben erkek olsun kız olsun tüm arkadaşlarımın boyunlarından öperim.garip bir huy olduğunun farkındayım ama kokunun en çok olduğu yer orasıdır.mesela şöyle bir iddiam var,tanıdığım insanların akşam yattığı yastıkları gözüm kapalı bulabirim.eve benden habersiz bir misafir geldiğinde kim olduğunu görmeden, kimin geldiğini anlayabilirim.

      bir kişiden sırf kokusu yüzünden etkilenebilir aynı şekilde soğuyabilirim.sabah kalktığımda burnuma gelen kokunun özelliğine göre mutlu yada mutsuz bir gün geçirebilirim.bir yemeğin kokusundan içinde neler olduğunu tahmin edebilirim (çoğu pizzanın içinde anason olduğunu hissettiğim gün arkadaşlarımın şiddetle inanmamalarına karşılık onları ikna edebilmek için bir çok araştırma yapmışlığım vardır.) unutmaya çalıştığım birinin kokusunu aldığım sırada görünmeyen bir yumruk iner burnumun üstüne.

      yaz kokusu, aşk kokusu, memleket kokusu... yüzlerce kokunun birleşmesinden oluşsalar da akıllarda bir bütün olarak kalırlar.büyülü bir şeydir koku.bedava kombine tren bileti gibidir.sizi ordan oraya hiç sormadan götürür..bize kalan ise yolculuğun keyfini çıkartmaktır.



papatya

hepimiz bekliyoruz güneşin batmasını.yorulduk tüm gün insanlara güzelliğimizi göstermekten.belki de bir tek ben yoruldum bilemiyorum.bembeyaz olmak zorundayız ya her zaman, sarımız sapsarı..dimdik durmalıyız bir de.bakıyorum da diğerlerine,zorlanmıyorlar.güneş batmasın istiyorlar.bense bir an önce kapatmak istiyorum yapraklarımı.sarımla sohbet etmek,beyazımı sarıma karıştırmak istiyorum.

biri yaklaşıyor,koparacak beni toprağımdan.elinin kokusu geliyor önce,sonra da sıcaklığı.
alsa beni buradan.
nasıl fark etti beni?
neden beni seçti?
koparıp bırakır mı bir kenara?
yoksa koyar mı odasının baş köşesine?
biliyor mu siyah olduğumu aslında?
biliyor mu ki ne beyazım beyaz, ne de sarım sarı benim?

nefes alamam ki koparsam.olsun..
güneşin batmasına gerek kalmaz belki o zaman
haydi topla cesaretini.tek hamlede çıkar beni buradan.
koymuyor odasına beni.elinin sıcaklığı geçmiyor hiç yeşilimden.
ne kapanıyorum güneş batınca,ne de açıyorum doğunca
bıraktım kendimi,dimdik durmak zorunda değilim artık
diğerleriyle aynı olmak zorunda değilim
beyazlarım damlıyor yere.çıkıyor altındaki siyah
bulaşıyorum avuçlarına
silmiyor beni.ben ona,o bana karışıyor
ölüyorum yavaş yavaş..
usulca bırakıyor toprağıma
bakıyorum etrafıma,dimdik hepsi,bembeyaz,capcanlı..

papatya değilim ben üstüne arılar konan.gündüzleri güneşle açıp akşamları kapanan.
papatya değildi elindeki..sen öyle olsun istedin.
aktı şimdi bütün boyam toprağa
papatya değilimdim ben...



incir reçeli

      her yerde bir incir reçelidir gidiyor.merak ettim aldım filmi.tam da o sırada bir arkadaşımla derin konuları konuşmuşuz,gözlerden yaşlar fışkırmış.üstüne izlenmesi gereken bir film miydi bilemiyorum.
bundan sonrası spoiler içerir:
benim için umut verici başladı film.çünkü başrol olduğuna inandığım ilk karedeki insan,klasik aşk filmlerindeki yakışıklı jönlerden çok başka.bir oh çektim,bir klişe atlandı diye.daha sonra gelişen olaylar aklıma bir soru taktı; aşk filmlerindeki kadın karakterler hep mi enteresan olmak zorundalar? erkekler normal,sıradan bir kıza aşık olamıyor mu yada normal bir kıza duyulan aşkın sinemasal bir değeri yok mu?

       filmde kullanılan renk hoşuma gitse de belki daha yumuşak renkler kullanılabilirdi filmin senaryosundan ötürü.esas kadın ve esas adam arasında başlayan aşkın ardından arkadaşım filmi durdurdu ve "nolur yine hastalık çıkmasın" dedi.insanlar tarafından bu kadar beğenildiğine göre böyle bir klişeyi kullanmış olamazlar diye düşündüm ve filme devam ettik.nitekim korkulan başa geldi ve duygu karakteri hıv pozitif çıktı.tabi ki amansız bir hastalık olması gerekiyordu ki imkansız aşkın izleyenleri ağlatan tarafı inandırıcı kılınsın.

       filmin belki de duygu olarak en inandırıcı sahnesi;çiftin bardan eve sarhoş döndüklerinde ki sevişme sahnesiydi.daha doğrusu sevişememe sahnesi.çaresizlik duygusu bu kadar iyi yansıtılamazdı herhalde.bunun dışındaki sahneler mekansal olarak aynı, senaryo olarak ise klişelerle doluydu. Kesinlikle kötü bir film denilemeyecek kadar da güzel metinleri de olsa türk filmlerinin genel eksikliği olan yan karakter unsuru her zamanki gibi vasattı.Esas oğlanın en yakın dostu ve bardaki şarkıcı kadın,belki de çok güzel işlenebilecek konular iken yine içleri boş bırakılmış karakterlerdi.

       sonuç olarak vakit geçirilebilecek bir film olmasına rağmen "ne olur ağlayın" ana başlığı altında sürekli izleyiciye göz ucuyla baktı film acaba ağlıyorlar mı diye.Ağlamadım dersem yalan olur çünkü eğer ağlamasaydım filmin bana yüklemiş olduğu görevi yerine getirmemiş ve zamanımı boşa harcamış olurdum.

      tavsiye eder miyim filmi? evet ederim.çünkü çoğu insanın hoşuna gitmiş ve çok duygulanmışlar.belki sizde onlardan biri olabilirsiniz..

çılgınlık başa bela

          Arkadaş deyip bağrıma soktuğum insanlar diyorlar ki "elbet tıkanacaksın bir gün, yazı yazmak için aklına bir şey gelmeyecek". Bu lafı ettikleri an gözlerim uzaklara daldı.Küçüklüğümü gözden geçirdim,ilkokul,ortaokul, lise, üniversite.... ana!! ot gibi yaşamışım ben.Hemen gerçekliğe döndüm dedim ki arkadaşıma " görüşeceğiz" ( gözlerimi kısarak söyledim).
               
           Dinleyici bir yapım olduğundan mıdır bilinmez, insanlar bana hayatlarında olan biteni anlatmaya bayılırlar.Aşk hayatları,aile mevzuları,arkadaş kavgaları...Sonra bana gelir sıra "ee sende ne var ne yok?" ..." ne olsun, aynı ya." Ama o sırada harıl harıl düşünüyor bulurum kendimi, acaba ne oldu hayatımda enteresan diye adlandırabileceğim? Fazla düşünmeye lüzum yok.Bir şey olmadı.

          Boş ve monoton olan hayatınızı neşelendirmek ve hareketlendirmek için ne mi yapmak gerek? Tabi ki yerli yersiz çılgınlıklar. Sizin için çılgınlık sayılan şeyler aslında çoğu insan için günlük olaylardır.Ancak sizin için ismi hala "çılgınlık" tır. Çılgınlıkların şöyle aşamaları vardır.

1.aşama: alkol (opsiyonel)
2.aşama:çılgınlık
3.aşama:uyku
4.aşama:uyanma
5.aşama:pişmanlık
               
           Herkesin aklında cinsel çağrışımlar yapmış olabilir ancak bu 5'liyi her türlü olay için kullanabilirsiniz. İçkiden sonra yediğiniz 4 ıslak hamburger için bile aynı pişmanlığı yaşayabilirsiniz.Ya da içki kısmını elediğiniz zaman, bindiğiniz paraşütten sonra ertesi gün bunun pişmanlığını yaşayabilirsiniz. Sonuç olarak başınıza böyle olaylar gelmişse şu sözü hak etmişsiniz demektir "çılgınlık senin neyine yasemin?" (kalıplaşmış söz, kişiselleştirilemez)

           Monoton,sıradan bir hayatınız varsa ve bu durumdan hoşnut değilseniz yapabileceğiniz tek bir şey var.
Kaderinize boyun eğin...Siz bilgisayar oyunlarındaki default karakterlersiniz. Her şeyinize önceden elektronik güçler karar vermiştir ve birinin eli değene kadar sanal ortamda diğer default arkadaşlarınızla birlikte,sadece ve sadece "çok insan olsun ortamda" görevini yerine getirirsiniz.

           Evet,siz hayatlarınızdaki enteresan olayları gözümün içine bakarak,ballandıra ballandıra anlattığınız sıralarda "ben olsaydım ne yapardım lan?" diye düşündüğümü belli etmemek için size baş sallıyor olabilirim.
           Evet, monoton hayatımı gizlemek için başımdan çok garip olaylar silsilesi geçmiş gibi blog açmış da olabilirim.
          Ve Evet,istenilen olabilir ve bir gün yazacak hiç bir şey bulamayabilirim.,
O zaman da yazacak bir şeyimin kalmadığı ile ilgili bir yazı yazarım işte ;)

          


           
         

mimar olmak istemiyorum dedim










Gunes'in iki sene önceki doğum gününde müjde ve benim tasarladığımız seref, soner, faruk ,melda, göksen ,merve ve yekta'nın katkılarıyla hazırladığımız pano.













 resimlerimizden olusan takvim bölümü her ay değiştirilebiliyor çünkü hepsi mıknatıslı ve arkadakı metal plakaya yapıştırılabiliyor.üstteki ay bölümü ise raylı bır sısteme sahıp olduğu için değiştirilebiliyor.




















                                                                               


üst tarafta bırlıkte fotoğraflarımızın olduğu çerçeveli bölüm ve sol tarafta ise günlük islerin yazıldığı yırtılıp yenı sayfa açılabilen bir bölüm var.






 telden adam fikri müjde ceti'ye ait.Ben de onlara birer işlev katarsak daha eğlenceli olur diye düşündüm. ufak bir baş ucu yüzüklüğü.
bozuk bır saattın ıcını acıp resım koyarak elde ettiğim bir kolye

bir interrail macerası


                Efenim yaklaşık 3 sene önce 4 arkadaşım ve ben interrail yaptık.Hepimizi ayrı ayrı incelersek başımıza gelen şanssızlıklar çok fazladır.Ama 5 kişinin şanssızlığı toplanınca 'gülsem mi ağlasam mı' lık durumlar ortaya çıkıyormuş..ailelerimiz gitmeden bize sadece 3 tane öğüt vermişlerdi;
 1.tren kapılarına dikkat edin.(çok gülmüştük buna)
2.gündüz vakti içki içmeyin
3.pasaportunuzu çantanıza koymayın,üstünüzde taşıyın.
Hiç istinasız hepsini yerine getirdik!!!

       Gezimiz gayet keyfli başlamıştı, ta ki italya'da bari'den roma'ya giden treni beklerken yaşadığımız olaya kadar.Yorgunluktan,istasyonda uyku moduna geçen biz,trenin kalkmasına yarım saat kala,on dakika kala,5 dakika kala,2 dakika kala istifimizi hiç bozmadan oturmayı başardık.Kalkışa 5 dakika kala ipek ve ben marketten birşeyler almaya gittik,ve çıktığımızda üstümüze doğru koşan yiğit,selen ve tolgayı gördük.Ellerinde bizim çantalarımız ve kendi çantaları,deliler gibi 'kaçıyooooooooooo' diyerek koşuyorlardı.Hemen peşlerine takıldık,trene adımımızı atmamızla kalkması bir oldu.Bir,iki,üç,dört...

 -olm tolga nerde??

 tabiki tolga yoktu.bütün treni boydan boya dolaşıp aradık ama bulamadık.ve işin en mükemmel tarafı,hepimizin biletleri ondaydı.ve trene biletsiz binmenin cezası 50E'ydu.Hemen bir kompartımana girdik ve çözüm yolları aramaya başladık.tutuşmuşken karar verme mekanizmamız da bir o kadar fena bir hale dönüştüğünden,tren ilk istasyonda durduğunda ipeğin 'inelim,inelim,inelim' demesi bize o an çok mantıklı bir çözüm gibi gelmişti. Tarifi şöyle yapayım; trenin iki tarafında iki kapı var.biri istasyona biri raylara açılıyor.birinin üstünde emergency yazıyor diğerinde bi bok yazmıyor.Tabiki bizim o anki durumumuz çok emergency olduğu için,yiğit kavram kargaşası yaşayıp kapının koluna asıldı ve açtı.raylardan 1 metre yukardayız.Herkes yavaş yavaş aşşağıya atladı.Tam bende atlayacağım, ipeğin ' kapılar kapanıyoooooooooo' 'çabuuuuuuuuk' diye çığlığıyla birlikte,zerre beyin beden kordinasyonu olmadan kendimi salıverdim rayların üstüne.salıverdim diyorum, çünkü tam olarak yere yüz üstü düştüm.Acıdan ölüyorum ama gülme krizine de o anda hayır diyemedim ve beni el birliğiyle yukarı taşıdılar.

                   istasyonda oturup bacağımın halini görünce, hiç de komik olmadığını düşündüğümden olacak hüngürdemeye başladım.İpeği bastı bir telaş.koşa koşa yardım istemeye gitti.Görevli italyan ile ipeğin dialoğu:

-Do you know english?
-yes,of course
-my friend fell down(hep düşer o),and her knee hurts,hurts!! very bad!! bleeding,bleeding..
-?????
-(bu sefer canlandırarak anlattı) she fell down,bleedingggggggg,dont you understand?? hurtsss,hurtsss!!
-????

            Bu olayı gören dizimin kanaması kendiliğinden durdu.Bir daha da tövbe etti kanamaya.
Bari'ye bir sonraki trenle geri döndük ve tolga ile özlem giderdik.Hep birlikte romaya el ele gittik.

            Bu, başımızdan geçen en zararsız olaydı.Floransaya gittiğimiz ilk gün ipek fotoğraf makinesini kaybetti.ertesi gün ise...

           ertesi gün,bütün fotoğraflarımızı kaybetmenin acısıyla gidip italyanların ünlü içkisi limonçello aldık. Kendisi tekila gibi şat olarak içiliyormuş..kimse söylemedi bize.biz bardakla içtik.güneş ışığı ve alkol birlikteliği bünyemize çok iyi gelmiş olacak, nasıl bir neşe, nasıl bir mutluluk.. Haydi fotoğraf çekinelim dedik ve floransa'nın ünlü köprüsünün üstünde defalarca fotoğraf çektik.

-Hadi gidelim olm artık
-çanta kimde?
-ipek sende mi?
-yooo bende değil,en son şuraya ko...

          tabiki çantanın yerinde yeller esiyordu.Yakışıklı italyan polisleriyle olan muhabbetlerimizin ardından birde baktık meğer sevgili hırsız kişisi bizim fotoğraflarımızdan birine girmiş.Bize olan yararı,sadece sonradan bakıp gülmek oldu.Ne hırsız,ne çanta nede ipeğin çantadaki pasaportunu bulamadık.İpek istanbula geri dönmek zorunda kaldı.Biz de kaldığımız yerden, ne yapsakta başımızı belaya soksak diye düşünerek,avrupayı gezmeye devam ettik

not : eskizlerinden dolayı yetenekli ve yaratıcı tolga baş'a teşekkürü bir borç bilirim..








       

                                                                               

         

anne ben mimar olmak istemiyorum!!


               Galiba en keyif aldığım şeylerden biri de böyle şeyler yaratmak.Sonrada arkadaşlarıma hediye etmek.Ama genelde bir ay sonra yaptıklarıma tekrar baktığım zaman,hepsinden nefret ediyorum.bunlar şimdilik en sevdiklerim.tasarımlarından bir kaç tanesi.









gizemli ev

Efenim,bu aralar evle çok ilgilenemediğimizden midir bilmem kibrit kutusu büyüklüğündeki evimizde garip olaylar yaşanmaya başlandı.

İstanbula ilk geldiğim sene ablamla ev arkadaşı kalıyorlardı,şuan ablamla birlikte kaldığımız evde.Bir gün oturuyoruz,dıt dıt dıt dıııııııt,dıt dıt dıt dıııııııııııt diye bir ses.Telefondaki meşgul sesi.Allah allah bizim evde de telefon yok ki diye düşünürken ben, ablam çok normal bir şeymiş gibi 'ha o meşgul tonu' dedi.Nasıl yani?Duvarın içinden geliyor ses.Komşudan gelme olasılığı yok,çünkü kim telefonunu bu kadar uzun süre açık bırakıp eziyet eder kendine?Ve milletin meşgul tonu bize nasıl bu kadar net bir şekilde ulaşabilir? Bu sorular muallakta kaldı ve bizim için meşgul tonu gizemini hala koruyor.O günden sonrada bir çok kez meşgul tonu ara ara gelip gitti.Bu aralar özledik mesela kendisini.

Bizim evin bir özelliği de ezelden beri sahip olduğu 'uyutucu etkisi'. Eve kim gelirse gelsin dayanma süresi en fazla 2 saat. Ondan sonra evin büyüsüne kapılınır ve salondaki yatak-kanepe karışımı oluşumun üstünde sızılır.Ben gececiyim diyen kaç kurban verdi o koltuk.Uyuma problemi yaşayanlara duyurulur!

evin bir başka özelliğine gelirsek,o da asla hayvanın eksik olmamasıdır.İlk senelerde bizimle olan sempati(kedi kendisi),tavşan,balık,kuş....Şu sıralar evimizde bir balık çiftliği var.Şöyle anlatabilirim durumu; yaklaşık 100 balık, bir insanın içine rahatlıkla sığabileceği büyüklükte bir akvaryum ve onun yarısı büyüklüğünde olan yavruluk. Balıklardan nefret etmeme rağmen defalarca temizlemek zorunda kaldığım akvaryumlar bir bakıma evimizin içerisindeki evler gibi.Ve kesinlikle sanıldığı gibi monoton hayatları yok balıkların.Bazı dönemler gerçekleşen seks patlaması,bunalım geçiren balıklar arasında ki depresyon salgını ve ardından gelen intiharlar..(evet akvaryumdan atıyorlar kendilerini)..Temizleme motorları inanılmaz gürültülü olduğu için,gece uyurken kalkıp fişi çekmişliğim ve hepsini öldürmüşlüğüm de vardır.

son olarak;
ablam günlerdir balkon kapısını açık bırakıp işe gidiyor ev havalansın diye.Geçen gün okuldan geldim,guk guuukkk giye bir ses.Ardından gelen kanat sesleri.Bir baktım ablamın dolabının üstünde bir kumru.Göz göze geldik resmen.Sonra azıcık kaykıldı kenara,bir de ne göreyim karısı çömelmiş yumurtlayacak.Beni görünce rahatsız oldular tabi,trip atarak gittiler.Hemen olay mahalline baktım.Resmen çer çöpten yuva yapmışlar oraya.Böyle bir olay nasıl farkedilmez, bir insan kuşların odasına yuva yaptığını nasıl anlamaz orasını bilemiyorum.Kuş yuvası bozulmamalı gibi bir batıl inançtan ötürü, o yuvayı sonsuza dek bozamayacağımızı bildiğimiz için hala her gün balkon kapısını açık bırakıyoruz (hırsızlara duyurulur).Resmen evimiz çiftleşme mekanı haline geldi ama zarar yok.Her şey tabiat için..

lanet ders araları

               Sabahın köründe başlayan okul maceram,şu sıralar duraklama saatlerinde.İki ders arası boşluk!!
Herkesin hoşuna giden bu şirin aralar benim için kabusa dönüşüyorlar.Neden mi? O kadar çok arkadaşım var ki hangisiyle yemeğe gideceğime bir türlü karar veremiyorum.Anti sosyal bir izlenim vermek istemem ama itiraf ediyorum okulda hiç arkadaşım yok! Bir tane var 'serra' hakkını yemiyeyim.Peki okulda hiç arkadaşınız yoksa neler yapmalısınız?

1.Dersten bir an önce çıkmayı istiyormuş gibi görünmelisiniz ki,sanki dışarda sizi çok harika bir arkadaş grubu bekliyormuş da,sürekli ders ortasında size 'gel,gel' diye mesaj atıyorlarmış gibi görünsün.

2.Dersten çıktıktan sonra hemen tuvalete gidin, saç baş düzeltiyormuş gibi yapın ama bu sırada birazdan ne bok yiyeceğinizi düşünün.

3.Tuvaletten gayet cool bir şekilde çıkın ve asla gideceğiniz yeri bilmiyormuş gibi davranmayın.

4.Yolda karşılaştığınız 'merhaba,nasılsın?' arkadaşlarınızı görünce sevince kapılmayın.Onların umurlarında değilsiniz.

5.Hocalarınızla karşılaşırsanız yüzünüze masum bir gülümseme takının ki onlara ,insanlara vermek istediğiniz izlenimin tam tersini verin.'benim hiç arkadaşım yok,çünkü hep çalışıyorum,arkadaş yapmaya vaktim bile yok' izlenimi.

6.Karnınız mı acıktı? Çok güzel vakit geçirilebilecek bir durum.Ne yemekistediğinize değil,nasıl bir ortama girmek istediğinize karar verin.Ben genelde bakkaldan sandviç ve gazete alır çay bahçesine otururum.Gazete size sofistike bir hava verir.Ve etrafnızdaki insanların size garip garip bakmasıyla ilgilenmek zorunda kalmazsınız.

7.Gazetenin magazin sayfasını deliler gibi merak ediyor ancak ana gazeteyi bitirmeden öbürüne geçerseniz bunun sizi aptal gibi göstereceğini mi düşünüyorsunuz? Kesinlikle doğru düşünüyorsunuz.

8.Yemeğiniz bitti,gazete bitti,çay bitti.Hesabı da ödediniz.Saate baktınız daha 1 saat var dersin başlamasına.Bir öğrenci okulda boş kaldığı zaman ne yapmalı? Tabiki kütüphaneye gitmeli.

9.Girdik kütüphaneye,araştırma yapmak yada  ders çalışmak gibi bir amacımız asla olmadı olamaz.Ama herkesin içerisinde bilgisayarı açıp facebook'a giremeyeceğinize göre,kendinize en köhne yeri seçin.

10.Daha sonra bu yalnızlık serüveninizi anlatan bir yazı yazınız ki vakit geçsin.

İlk okula geldiğimde benim de şepşeker arkadaşlarım vardı kendimce.Ama yaş kemale erince bir bakıyorsunuz o şepşeker arkadaşlarınızın yerine kulağınızda kulaklık,okulun içinde can sıkıntısından patlarken cool görünmeye çalışıyorsunuz. Gidip akşam ağlıcam yine hönkür hönkür. Ama ertesi gün yine cool görünmek için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum..

dilimlemek

3 yıl önce iki arkadaşımın okul ödevi için yaptığımız amatör ötesi kısacık bir film.Ödev konusu 'dilimlemek' ti. Biz hayatı dilimledik.Artık kim nasıl yorumlarsa =P

topluca taşı'ma'ca

Toplu taşımayı her gün kullanıyorum.Ama sanki o beni kullanıyormuş gibime geliyor çoğu zaman.Hem para veriyorum hemde oturamıyorum.Metrobüste konserve şeklinde gitmek için para veriyorum.Ama alıştım artık.Alışmışlıktan öte koyverme diyelim.
o kadar çok kullandım ki toplu taşımayı,bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum.

1.Akbili basarken kendimi önemli hissediyorum.Sonuçta CIA'e girerken falan da insanlar böyle kart okutuyorlar.Aynı öyle bir tribe giriyorum her seferinde.

2.Metrobüsü beklerken her seferinde acaba kapı benim durduğum yere mi denk gelecek endişesi yaşıyorum.Gelene kadar sürekli bunu düşünüyorum.

3.Otobüsteyken yaşlı biri bindiği zaman çok geriliyorum.Ya gelip benim başımda durursa da kalkmak zorunda kalırsam diye.Beni geçtikten sonra çok rahaltıyorum.

4.Şuana kadar hiç müzik dinlemediğim olmadı otobüse bindiğimde,sürekli acaba sadece ben mi dinliyorum yoksa hep birlikte mi dinliyoruz diye düşünüyorum.Bazen yaşlılar pis pis bakıyorlar çünkü.

5.Bir keresinde otobüste bayılmıştım,artık her seferinde bu sefer bayılırsam kimin üstüne düşsem diye bakınıyorum etrafıma.

6.Beşiktaş-üsküdar vapurundayken kıyıya ulaşmaya 5 dakika kala (zaten yol 10 dakika) herkes ayaklanıyorya,otursam mı kalksam mı diye sürekli ikilemde kalıyorum.

7.Metroya giderken yada metrodan indikten sonra herkes sanki inanılmaz önemli bir şeye yetişmeye çalışıyormuş gibi yürüyor,ben de düzene uyup hararetli hararetli yürümeye başlıyorum.

8.Bazen teyzeler seni bütün yol süzerler baştan aşağıya,sanırsın ki oğluna alacak.

9.Vapura her binişimde suya düşsem ne olurun hayalini kuruyorum.

son olarak diyeceğim şudur ki toplu taşımadan nefret ediyorum.Zaten beni her türlü ulaşım aracı tutuyor.Mide bulantısı,baş dönmesi.O yüzden ben bir taksi bağımlısıyım! evet itiraf ediyorum deliler gibi bağımlıyım! 

                                                                     Taksi anılarım da bir dahaki sefere...

Doğum günün kutlu olsun!

                 Doğum günümden ziyade,öngördüğümün üzerinde çıkan izleyici sayısı için yukarıya şükranlarımı iletiyorum.Kocaman bir 7 yazıyor bloğumun sağında.Ne büyük bir sevinç!

                                   (İki sene önceki doğum günümden bir kare)

                 Sabahın köründe kalkan ben 'doğdum,doğdum,doğdum' diyerek uyandım.Hemen banyoya attım kendimi Ahmet Kaya'nın  'doğum günün kutlu olsun mutlu ol senelerce,sana boncuktan kuş yaptım konacak pencerene' sözlerini mırıldanmaya başladım.Kaptırmışım kendimi.Babam duşakabinin kapısına vurdu sessiz ol herkes seni dinliyor diye.Ama bundan şahane ne olabilir ki? Doğum günü yani.
                Eskiden beri insanın kendi doğum gününü bir mekanda kutlaması çok garibime gider.Hiç bir zaman da kendi organize ettiğim bir partiyle doğum günümü kutlamadım.Ne yani? 'ben bugün doğmuşum,gelin hep birlikte kutlayalım'. Olur mu hiç? Bir kere böyle bir günde önce annem aranıp kutlanmalı.O yüzden her zaman önce ben ararım annemi.Tebrik ederim,zor bir iş nede olsa.
              Bir de doğum günüm yaklaşınca paranoyaklaşırım.Amanın bişeyler fısıldaşıyorlar, kesin doğum günümü planlıyorlar.Yok yok hediyemi düşünüyorlardır.Ya değilse? Kutlamayın gerek yok dedim ama süpriz yaparlarmı acaba? Yaparlarsa nasıl şaşırmam gerek? Ağlasam çok mu abartılı olur?
              Bu sene daha büyük dertlerim olduğu için sanırım, pek umursamadım doğum günümü (banyoda kendimden geçerek şarkı söylediğimi unut). Ama eminim ki akşama doğru bir hüzün basar bana.İnsanın kendini özel hissettiği bir günde,tek özelliğim metrobüste oturmabilme şansını yakalamışlık olacağından,gece yastığıma sarılıp sümüklü sümüklü ağlıyacağım (rimelim de aksın kara kara).
             p.s. hediye olarak zarf içinde para dahil,tüm küçük düşürücü şeyleri kabul ediyorum.
             p.s.2. facebook'ta,benim de önceden yapmış olduğum gibi ' doğum günüsü' albümlerine son!!!

                                  Sevgiler saygılar efendim.Ne kadar harika bir gün...

nasılsın?

-nasılsın?
-bilmem,bir kuyunun dibindeymişim gibi hissediyorum bazen.
-ya bana böyle entel dantel konuşma,iyi misin kötü müsün onu söyle sen.
-bak,kapa şimdi gözlerini o kuyunun içindeki sen ol.
-abi yaptırma bana böyle şeyler rüyalarıma giriyor sonra.
-kapa gözlerini..
Bir kuyunun dibindesin.Sırt üstü yatmışsın,kolların bacakların açık.Neden ordasın, ne zaman düştün haberin yok.Zar zor açıyorsun gözlerini.Çok derindesin, çünkü güneş çok yukarıda. Sen onu görsende ,belli ki o seni göremiyor.Karanlık etrafın.Kalkabilir misin acaba?Bilemezsin ki,denemedin daha önce.Acı duymuyorsun.Hareket ettirmeye cesaretin yok ellerini.Ya etmezlerse? Bilmemek en iyisi.Birisi gelip kurtarmalı seni oradan. Bağırmaya cesaret edemiyorsun. Bağırmamışsın daha önce yardım için. Ya çıkmazsa sesin? Evet biri gelmeli seni kurtarmak için.Ama merdiven sallamasın aşşağıya, tutamazsın ki, gücün yok.O gelsin senin yanına.Çok mu fazla şey istiyorum diyorsun içinden.Yer buz gibi,sırtın soğuktan uyuştu artık.Ne kadar süredir orada olduğunu hatırlamıyorsun.İnmezki senin yanına birisi.Biliyorsun cesaret edemez kimse.Ya o da sıkışırsa bu kuyuya? En iyisi yağmur yağsın. Kaldırır beni yukarıya kadar.Ne bağırmama gerek var o zaman, ne de merdivene tutunmaya.Beklemek lazım o halde.Elbet yağacak yağmur...
Bir kuyudasın şimdi.En dipte değil,en üstte de değil.Ortadasın.Yine sırt üstü yatmışsın kolların,bacakların açık.Ne oldu,nasıl oldu anlamıyorsun istesende.Sırtında garip bir his var bu sefer.Yine soğuk ama uysal.Daha kibar bu sefer dokunuşları.Saçların aşşağıya sarkmış.Suyun üstündesin, anladın.Asılı kalmışsın tam ortada.Güneş daha yakın bu sefer.Yüzünü aydınlatıyor.Gözlerini kısıyorsun,bir de yüzünde garip bir gülümseme var yüzünü buruşturduğun için.Ne yapacaksın şimdi?Bir gölge beliriveriyor birden.Giderek netleşiyor yüzü.Sarkıtmış bedenini,sana bakıyor yukarıdan.Oh çekiyorsun kurtuldum zannedip.Oysa tek yaptığı yabancının, sana gülümsemek oluyor.E seninde yüzünde gülümsemen var çünkü.Yüzün sıcacık,sırtın buz gibi şimdi. İstesende kimse kurtaramaz artık seni...