Ben küfürbazımdır. Küfür bazlı bir insanım yani. Bu durum seneler önce bir yaz ayında oluşmaya başladı. Antalya'da 5 erkek ve bendeniz bir başıma kalınca, ve bütün yazı birlikte geçirince, bir süre sonra rus kadınların arkasından laf atar bir duruma gelmiştim. Hiç küfretmeyen efendi mi efendi erkek arkadaşlarım bile benim yanımda ana avrat düz gider olmuştu. Bir ay sonra yanımıza gelen bir kız arkadaşımı gördüklerinde 'aaa kııııızzz' gibi bir tepki verip boynuna atlamışlardı mesela.Üzüldüm.Ağladım.Ben de kız değil miyim? Benim de duygularım yok mu? dedim. 'üzülme a.q' dediler.
Babam,annem ve ablam asla ve asla küfretmezler. Annem ben 'eşşoleşek' lafını öğrenmiyim diye Kemal Sunal filmleri izletmezmiş bana. Hala izlemediğim filmleri çıkabiliyor bu yaşımda. Arkadaş ortamı kötü şey.Ne kadar pislik varsa kapıyor insan.Bir sene sonra ben hala aynı kafadayken arkadaşlarım demesinler mi ' sen ne biçim kızsın, hanımefendi ol biraz' diye. Üzüldüm,ağladım. Ben ne biçim bir kızım? Benim duygularıma neler oldu? dedim. 'ağlama a.q' dediler.
Yeni girdiğim ortamlarda ya da yeni tanıştığım insanların yanında ağzımdan ufacık bir şey kaçtığı zaman bana dönen ayıplayıcı gözlere ben daha alışamadım. Ama aradaki sınırı çizmeyi başardım sanırım. Çok fazla tramvatik olay yaşamıyorum o yüzden. Evde bazen bir yerimi vurduğumda ağzımdan çıkan 'hasssss...' la başlayan kelimeyi ' hassssssbinallaaahh' diye çevirebildiğim sürece çok büyük sorunlarla karşılaşmıyorum.
Artık yakın arkadaşlarım alıştılar bana. Erkekten farkım yok onların yanında. Rahat ediyorlar benimle konuşurlarken. Üzülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum.Nasıl kız bu ya? Duygularına ne olmuş bunun? diyorlar.
'ben böyleyim a.q' diyorum.
FALLING-Tyler Ward feat Alex G. (şarkıyı dinlemek için)
And the conversation was right
Underneath the shade of moonlight
You were standing there
With sun-touched hair
And your dress the color white
Like an aeroplane
I took flight
Fell in love with you that first night
Cause you danced with me
And I could see that there was more to life
I'm falling
I'm falling
In love with you
I'm falling
I'm falling
In love with you-ooh
Just before the strike of midnight
You said "This could be the good life"
And you say "Goodbye, hope that I get to see you soon"
Then I walked for several miles
Couldn't rid me of my smile
Cause you found me and I found you
In this lovely month of June
I'm falling
I'm falling
In love with you
I'm falling
I'm falling
In love with you
Will you catch me
Because lately
You're a dream come true
Say you love me
You are lovely
Do you feel it too?
I'm falling
I'm falling
In love with you
I'm falling
I'm falling
In love with you
And the conversation was right
Underneath the shade of moonlight
You were standing there
With sun-touched hair
And your dress the color white
Like an aeroplane
I took flight
Fell in love with you that first night
Cause you danced with me
And I could see that there was more to life
I'm falling
I'm falling
In love with you
I'm falling
I'm falling
In love with you-ooh
Just before the strike of midnight
You said "This could be the good life"
And you say "Goodbye, hope that I get to see you soon"
Then I walked for several miles
Couldn't rid me of my smile
Cause you found me and I found you
In this lovely month of June
I'm falling
I'm falling
In love with you
I'm falling
I'm falling
In love with you
Will you catch me
Because lately
You're a dream come true
Say you love me
You are lovely
Do you feel it too?
I'm falling
I'm falling
In love with you
I'm falling
I'm falling
In love with you
fotoğraf çekimi
Bir yıl kadar önce yaptığımız fotoğraf çekimi.Önceden de belirttiğim gibi, fotoğrafçılık konusunda hiç bir bilgim de yok iddiam da :) Ama çok eğleniyorum çekerken.Canım arkadaşlarım Güneş'e ve Müjde'ye teşekkür ederim.Gecenin köründe bu eziyeti çektikleri için :)
taare zameen par-udaan

Hint filmlerine olan ilgim Taare Zameen Par' la başlamıştı. Hint filmlerinin en beğendiğim tarafı duygusallığı çok güzel yansıtabilmeleri. İki filmde çok dozunda bir duygusallığa sahip.Ne izleyiciyi ağlatmak için kasmışlar ne de klişeler kullanmışlar.Aslında herkesin beğenebileceği türden filmler olmasa da en azından birini denemenizi öneririm.Soundtrackler de en az filmler kadar duygusal ve güzel.İyi seyirler o zaman :) haydi bakalım
super 8
Dün 'super 8' adlı filme gittim. Ve tatmin olmuş bir vaziyette ayrıldım sinema salonundan. Oldum olası canavar ya da bir şeylerin istilasına uğrayan dünya filmlerinden keyif almam. İlk keyif almam 'cloverfield' le başlamıştı. Aslında çok başarılı bir film olmamasına rağmen (özel efektleri dışında), filmin bir canavar filmi olduğunu bilmeden izlemeye başladığım için,benim için çok eğlenceli olmuştu.
spoiler içerir:
Super 8 de en beğendiğim özellik kesinlikle çocuk oyuncuların oynatılması. Çünkü canavar filmlerinin genel özelliği olan 'başrol oyuncusunun gereksiz cesaret gösterileri' klişesini bir nebze olsun yıkmış bu film. Aslında çok daha fazla cesaret gerektiren şeyler yapılmasına karşın, oyuncuların çocuk olması nedeniyle tüm bunları onların yaşına verip, gençlik ateşine bağlayabiliyorsunuz. İlk heyecanlı olan, tren kazası sahnesi inanılmazdı. Sürekli yerimde zıpladım. Çocukların bu büyük ve inanılmaz olaya tepkileri ise kusursuzdu. Ne çok ne az.Tam kararında tepkiler verdiler. İlk sinyalleri verilen 'canavar geliyor' durumu ise merak uyandırıcıydı. Bence bu tür filmlerde yapılması gereken yegane şey canavarı uzun bir süre gizli tutmaktır, ki J.J Abrams bunu başarıyla yapmış. Merak uyandırmaktan öte, canavar figürünün olay örgüsünün önüne geçmesi engellenmiş oluyor böylelikle.
Filmin en güzel özelliklerinden birisi de, filmde ki mizah unsuru. O kadar kıvamında yerleştirilmiş ki, sizi yerinizden fırlatan bir efektin ardından çok rahat gülebiliyorsunuz diyaloglara. Özellikle çocuk oyuncuların göstermiş oldukları oyunculuk performansları mükemmel. Bir yandan bize modern bir çocuk grubu izlenimi verirken diğer yandan geleneksel çocuk hal ve hareketleri içine girebiliyorlar.Buradaki kıvamda gayet güzel sağlanmış.Ayrıca çocuklar arasındaki ilişki sadece eğlence boyutuyla ele alınmış gibi gözükse de detaylara bakınca duygusal noktalar görmek mümkün.Sadece aynı kızdan hoşlanma olayından öte, fedakarlık ve dostluk durumları bolca mevcut.O yüzden sadece metinle sağlananın ardında daha derin ilişkilerin olduğunu hissedebiliyorsunuz.
Bir diğer hoş unsur ise hikayenin 70'lerde geçiyor olması.Filmi izlerken o dönemi izlemenize rağmen günümüz teknolojisiyle çekilmiş bir film görüyorsunuz. Ki bu da insana sıcak bir his veriyor.Eğer hikaye günümüzde çekilmiş olsaydı belkide teknoloji beklentimiz daha da artacaktı. Bir nevi görsel bir aldatmaca aslında. Ayrıca çocukların film çekme merakları ve izlediğimiz zombi filmi ise tartışmamız en keyifli kısımdı.Ya Steven Spielberg ya da J.J Abrams'ın çocukluklarını izlediğimize de hiç şüphem yok.
Filmin zayıf taraflarına gelirsek 'baba ve oğul ilişkisi' yeterli derecede işlenememiş bir yan öykü. Daha doğrusu, birtakım diyaloglar sahne olarak konulmuş ancak baba ve oğul arasındaki dinamik yeterli gelmemiş. Joe'nun annesiyle olan ilişkisi, annesi bedenen filmde olmasa da daha derin işlenmiş. Onun dışında çok ufak bir detay olsa da dikkatimi çeken, son sahnede çocuğun elinden kolye giderken, kızın babasının boynundaki metal kolyenin kıpırdamaması. Ve havalanan arabalar gösterilirken, yukarıya yapışmış arabanın olmaması. Ama bunlar çok ufak detaylar tabiki.
Benim bu kadar sevmemin nedeni sanırım canavar filmlerinden hoşlanmamam ancak bu filmin canavar filminden öte şeyleri de içinde barındırması oldu. Filmi şiddetle tavsiye ediyorum. Belki benim kadar beğenmeseniz bile keyif alabileceğiniz bir film. filmin fragmanı için
spoiler içerir:
Super 8 de en beğendiğim özellik kesinlikle çocuk oyuncuların oynatılması. Çünkü canavar filmlerinin genel özelliği olan 'başrol oyuncusunun gereksiz cesaret gösterileri' klişesini bir nebze olsun yıkmış bu film. Aslında çok daha fazla cesaret gerektiren şeyler yapılmasına karşın, oyuncuların çocuk olması nedeniyle tüm bunları onların yaşına verip, gençlik ateşine bağlayabiliyorsunuz. İlk heyecanlı olan, tren kazası sahnesi inanılmazdı. Sürekli yerimde zıpladım. Çocukların bu büyük ve inanılmaz olaya tepkileri ise kusursuzdu. Ne çok ne az.Tam kararında tepkiler verdiler. İlk sinyalleri verilen 'canavar geliyor' durumu ise merak uyandırıcıydı. Bence bu tür filmlerde yapılması gereken yegane şey canavarı uzun bir süre gizli tutmaktır, ki J.J Abrams bunu başarıyla yapmış. Merak uyandırmaktan öte, canavar figürünün olay örgüsünün önüne geçmesi engellenmiş oluyor böylelikle.
Filmin en güzel özelliklerinden birisi de, filmde ki mizah unsuru. O kadar kıvamında yerleştirilmiş ki, sizi yerinizden fırlatan bir efektin ardından çok rahat gülebiliyorsunuz diyaloglara. Özellikle çocuk oyuncuların göstermiş oldukları oyunculuk performansları mükemmel. Bir yandan bize modern bir çocuk grubu izlenimi verirken diğer yandan geleneksel çocuk hal ve hareketleri içine girebiliyorlar.Buradaki kıvamda gayet güzel sağlanmış.Ayrıca çocuklar arasındaki ilişki sadece eğlence boyutuyla ele alınmış gibi gözükse de detaylara bakınca duygusal noktalar görmek mümkün.Sadece aynı kızdan hoşlanma olayından öte, fedakarlık ve dostluk durumları bolca mevcut.O yüzden sadece metinle sağlananın ardında daha derin ilişkilerin olduğunu hissedebiliyorsunuz.
Bir diğer hoş unsur ise hikayenin 70'lerde geçiyor olması.Filmi izlerken o dönemi izlemenize rağmen günümüz teknolojisiyle çekilmiş bir film görüyorsunuz. Ki bu da insana sıcak bir his veriyor.Eğer hikaye günümüzde çekilmiş olsaydı belkide teknoloji beklentimiz daha da artacaktı. Bir nevi görsel bir aldatmaca aslında. Ayrıca çocukların film çekme merakları ve izlediğimiz zombi filmi ise tartışmamız en keyifli kısımdı.Ya Steven Spielberg ya da J.J Abrams'ın çocukluklarını izlediğimize de hiç şüphem yok.
Filmin zayıf taraflarına gelirsek 'baba ve oğul ilişkisi' yeterli derecede işlenememiş bir yan öykü. Daha doğrusu, birtakım diyaloglar sahne olarak konulmuş ancak baba ve oğul arasındaki dinamik yeterli gelmemiş. Joe'nun annesiyle olan ilişkisi, annesi bedenen filmde olmasa da daha derin işlenmiş. Onun dışında çok ufak bir detay olsa da dikkatimi çeken, son sahnede çocuğun elinden kolye giderken, kızın babasının boynundaki metal kolyenin kıpırdamaması. Ve havalanan arabalar gösterilirken, yukarıya yapışmış arabanın olmaması. Ama bunlar çok ufak detaylar tabiki.
Benim bu kadar sevmemin nedeni sanırım canavar filmlerinden hoşlanmamam ancak bu filmin canavar filminden öte şeyleri de içinde barındırması oldu. Filmi şiddetle tavsiye ediyorum. Belki benim kadar beğenmeseniz bile keyif alabileceğiniz bir film. filmin fragmanı için
ben bir teenager'ım
Evet ben bir Justin Bieber seveniyim (gözler yuvalarından fırladı mı? sokun geri). Lise yıllarımı ortaokul aklıyla, ortaokul yıllarımı ilkokul aklıyla, ilkokul yıllarımı ise akılsızca geçirdiğimden olacak hala içimde ölmemiş bir teenager ruhu taşıyorum. Mesela High School Musical çıktığında ilk filmini defalarca izlemişimdir.Hem müzikallere aşık olmamdan kaynaklı hemde içimdeki bitmek tükenmek bilmeyen o ruh yüzünden işte. Justin Bieber, Miley Cyrus, Selena Gomez,Demi Lovato... Yeni neslin (10-16 yaş) daha doğrusu aptal Amerikalılar dediğimiz kesimin bayıldığı şeyleri onlar kadar bayılmasam da severek izliyorum. Sevmeyeyim diyorum, yapma yasemin diyorum dinletemiyorum.
Paris'teki Disney Land'e ilk gidişimde orada yaşamak falan istemiştim. Sene ,4 sene önce işte.Mesela elimde deodorant evin içinde dans ederek playback yapabiliyorum hala. Bir dizi yıldızına ya da bir dansçıya anlık sevgiler besleyip bunu bir ay devam ettirebiliyorum (poster asmıyorum,çok şükür onu yapmıyorum).Glee'yi hiç sıkılmadan defalarca izleyebiliyor, Harry Potter kitaplarını okurken nefes almıyorum.Arkadaşlarımla toplanmış bir evde otururken kulağıma kulaklık takıp salonun ortasında bağırarak şarkı söyleyip dans ediyorum.Birine çok güzel platonik aşık olabiliyorum.Bu gün birisi önüme Hey Girl koysa kesin okurum (hakkaten ne oldu o dergiye ya?) Hayal kurmadan uyumuyorum (bahsetmek bile istemiyorum).
Uzun lafın kısası ben bir TEENAGER' ım. Kırklı yaşlara gelince işime yarayabilir ve kendimi otuzmuşum gibi hissettirebilir bu meret, ama şimdi olmuyor be güzelim. Olmuyor be yasemin.Gidip kendime bir poster alıp bu evreyi tamamlamaya karar verdim.
Paris'teki Disney Land'e ilk gidişimde orada yaşamak falan istemiştim. Sene ,4 sene önce işte.Mesela elimde deodorant evin içinde dans ederek playback yapabiliyorum hala. Bir dizi yıldızına ya da bir dansçıya anlık sevgiler besleyip bunu bir ay devam ettirebiliyorum (poster asmıyorum,çok şükür onu yapmıyorum).Glee'yi hiç sıkılmadan defalarca izleyebiliyor, Harry Potter kitaplarını okurken nefes almıyorum.Arkadaşlarımla toplanmış bir evde otururken kulağıma kulaklık takıp salonun ortasında bağırarak şarkı söyleyip dans ediyorum.Birine çok güzel platonik aşık olabiliyorum.Bu gün birisi önüme Hey Girl koysa kesin okurum (hakkaten ne oldu o dergiye ya?) Hayal kurmadan uyumuyorum (bahsetmek bile istemiyorum).
Uzun lafın kısası ben bir TEENAGER' ım. Kırklı yaşlara gelince işime yarayabilir ve kendimi otuzmuşum gibi hissettirebilir bu meret, ama şimdi olmuyor be güzelim. Olmuyor be yasemin.Gidip kendime bir poster alıp bu evreyi tamamlamaya karar verdim.
tebrikler depresyona girmeye hak kazandınız
şu anda nerede miyim?saat 19:00 Antalya'da denize sıfır bir cafede çayımı içiyorum, arka fonda italyan şerkıları çalıyor, plajda dört kişi voleybol oynuyor. denizin üstünde iki tekne,uzaklarda ise dört beş tane büyük gemi var. Sağ tarafım beydağları, sol tarafım falezler. Kısacası huzurlu olmak için geleceğiniz yer burası.
Ne mi düşünüyorum? nereden geldi aklıma bu düşünce bilinmez ama insanlar neden depresyona girer onu düşünüyorum. Gerçekten tam da böyle bir ortamda düşünülmesi gereken başlıca şey bu (!) Bu konuda bilimsel hiç bir birikimim olmamasına rağmen, sadece kendi gözlem ve deneyimlerime dayanarak yazıyorum.
Freud'un hayatını anlatan bir kitapta okumuştum; depresyona girenler genelde çok büyük sıkıntılar yaşamamış ve çok büyük acılar çekmemiş insanlardır. çünkü acı ve sıkıntı yaşayanların depresyona girmeye vakitleri kalmaz, yazıyordu kitapta.Etrafımdaki insanlara baktığımda, bunun genel olarak doğru bir tespit olduğunu görüyorum.
depresyonu somutlaştırmam istense, insan vücudunu tamamen saran yarı saydam naylon bir kaplama kağıdı olarak düşünürüm. Aynaya baktığınız zaman gördüğünüz görüntüden memnun değilseniz, işte sebebi budur. Aynadan kastım, fiziksel görünümünüzle birlikte içselliğinizi de yansıtan bir cisimdir. bu naylon öncelikle kendinizle olan barışıklığınızı bloke eder. aynayla aranızdaki bulanıklıktır o. insanlarla olan ilişkilerinizle, sosyal yaşamdaki becerilerinizle ve başarılarınızla aranızda olan bu naylon bir nevi reflektörtür. ne onlar gerçek sizi görür, ne de siz gerçek dünyayı. Git gide bu naylon sizi içine hapseder, sizi bir şekilde kandırır ve dışarı çıkmanın faydasızlığına sizi bir şekilde inandırır. Bir süre buna kanarsınız elbet. ancak daha sonra özünde özgür olan ve yerinde duramayan ruhunuz bunu kabullenmez ve eğer dışarı çıkamıyorsam içeriye girerim der.Ve hikaye burada başlar.Daha önce içine girmeye korktuğunuz bu dünyada sizi sürprizler beklemektedir. bir tanışma seremonisinden sonra sizi apar topar bir mahkeme salonuna götürürler. içeride ne kadar çok insan olduğuna şaşırırsınız. hepsinin ismini hatırlamanız ise imkansızdır. her kafadan bir ses çıkan bu tartışma ortamında, sözün size geleceği vakti bekleseniz bile kafanız karışmıştır aslında. Hangisinin haklı olduğuna karar veremezsiniz bir türlü. Dışarı çıkmak istersiniz bir an önce. Ama ellerinizle naylonu delmeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğinizi ve bu çabalarınızın boşa çıkacağını bilirsiniz.geri dönersiniz boynu bükük. Tartışma devam eder.Esas olarak iki ana kısımdan oluşur mahkemedekiler. sizi savunan avukatlarınız(kayıtsız şartsız savunucular) ve savcılık makamı (sorgusuz sualsiz yargılayanlar).hakim koltuğunda ise naylonunuz oturmaktadır şaşırtıcı olmayan bir biçimde. sanık sandalyesinde oturan siz bile haklı mı haksız mı olduğunuza karar veremezsiniz. günler, haftalar, aylar geçer ve asla karar alınamaz. Her günün sonunda hapisanenize geri döner çıkmanın yollarını ararsınız. günlerden bir gün tekrar aynaya bakma fırsatınız olduğunda bir detay ilişir gözünüze. başınızın üst kısmında bir çöp torbası gibi bağlanmış olan naylonunuzun açılabilir olduğunun farkına varırsınız. kimseye söylemez, doğru zamanın gelmesini beklersiniz sessizce. mahkeme günü sonunda söz size geldiğinde ayağa kalkar, herkesin gözünün içine tek tek bakar, kolunuzu havaya kaldırır, derin bir nefes alır ve başınızın üstündeki bağı bir çekişte çözersiniz.içinden çıktığınız naylonu bir kenara fırlatıverirsiniz. Herkes şaşkınlık içinde bakakalır.çıt çıkmaz kimseden.arkanıza dönüp baktığınızda hakim koltuğunun boş olduğunu görürsünüz. yavaş adımlarla geçer oturursunuz kimseye bir şey sormadan. kimse konuşamaz, bir şey söyleyemez. gözünüzü bir saniyeliğine kapatıp açtığınızda mahkeme salonu bomboştur artık, kimse kalmamıştır salonda. özgürsünüz artık! koltuğunuza yaslanır ve sadece gülümsersiniz.
Ne mi düşünüyorum? nereden geldi aklıma bu düşünce bilinmez ama insanlar neden depresyona girer onu düşünüyorum. Gerçekten tam da böyle bir ortamda düşünülmesi gereken başlıca şey bu (!) Bu konuda bilimsel hiç bir birikimim olmamasına rağmen, sadece kendi gözlem ve deneyimlerime dayanarak yazıyorum.
Freud'un hayatını anlatan bir kitapta okumuştum; depresyona girenler genelde çok büyük sıkıntılar yaşamamış ve çok büyük acılar çekmemiş insanlardır. çünkü acı ve sıkıntı yaşayanların depresyona girmeye vakitleri kalmaz, yazıyordu kitapta.Etrafımdaki insanlara baktığımda, bunun genel olarak doğru bir tespit olduğunu görüyorum.
depresyonu somutlaştırmam istense, insan vücudunu tamamen saran yarı saydam naylon bir kaplama kağıdı olarak düşünürüm. Aynaya baktığınız zaman gördüğünüz görüntüden memnun değilseniz, işte sebebi budur. Aynadan kastım, fiziksel görünümünüzle birlikte içselliğinizi de yansıtan bir cisimdir. bu naylon öncelikle kendinizle olan barışıklığınızı bloke eder. aynayla aranızdaki bulanıklıktır o. insanlarla olan ilişkilerinizle, sosyal yaşamdaki becerilerinizle ve başarılarınızla aranızda olan bu naylon bir nevi reflektörtür. ne onlar gerçek sizi görür, ne de siz gerçek dünyayı. Git gide bu naylon sizi içine hapseder, sizi bir şekilde kandırır ve dışarı çıkmanın faydasızlığına sizi bir şekilde inandırır. Bir süre buna kanarsınız elbet. ancak daha sonra özünde özgür olan ve yerinde duramayan ruhunuz bunu kabullenmez ve eğer dışarı çıkamıyorsam içeriye girerim der.Ve hikaye burada başlar.Daha önce içine girmeye korktuğunuz bu dünyada sizi sürprizler beklemektedir. bir tanışma seremonisinden sonra sizi apar topar bir mahkeme salonuna götürürler. içeride ne kadar çok insan olduğuna şaşırırsınız. hepsinin ismini hatırlamanız ise imkansızdır. her kafadan bir ses çıkan bu tartışma ortamında, sözün size geleceği vakti bekleseniz bile kafanız karışmıştır aslında. Hangisinin haklı olduğuna karar veremezsiniz bir türlü. Dışarı çıkmak istersiniz bir an önce. Ama ellerinizle naylonu delmeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğinizi ve bu çabalarınızın boşa çıkacağını bilirsiniz.geri dönersiniz boynu bükük. Tartışma devam eder.Esas olarak iki ana kısımdan oluşur mahkemedekiler. sizi savunan avukatlarınız(kayıtsız şartsız savunucular) ve savcılık makamı (sorgusuz sualsiz yargılayanlar).hakim koltuğunda ise naylonunuz oturmaktadır şaşırtıcı olmayan bir biçimde. sanık sandalyesinde oturan siz bile haklı mı haksız mı olduğunuza karar veremezsiniz. günler, haftalar, aylar geçer ve asla karar alınamaz. Her günün sonunda hapisanenize geri döner çıkmanın yollarını ararsınız. günlerden bir gün tekrar aynaya bakma fırsatınız olduğunda bir detay ilişir gözünüze. başınızın üst kısmında bir çöp torbası gibi bağlanmış olan naylonunuzun açılabilir olduğunun farkına varırsınız. kimseye söylemez, doğru zamanın gelmesini beklersiniz sessizce. mahkeme günü sonunda söz size geldiğinde ayağa kalkar, herkesin gözünün içine tek tek bakar, kolunuzu havaya kaldırır, derin bir nefes alır ve başınızın üstündeki bağı bir çekişte çözersiniz.içinden çıktığınız naylonu bir kenara fırlatıverirsiniz. Herkes şaşkınlık içinde bakakalır.çıt çıkmaz kimseden.arkanıza dönüp baktığınızda hakim koltuğunun boş olduğunu görürsünüz. yavaş adımlarla geçer oturursunuz kimseye bir şey sormadan. kimse konuşamaz, bir şey söyleyemez. gözünüzü bir saniyeliğine kapatıp açtığınızda mahkeme salonu bomboştur artık, kimse kalmamıştır salonda. özgürsünüz artık! koltuğunuza yaslanır ve sadece gülümsersiniz.
hoşgeldin diktatör
şu aralar kendimi kaptırmış sanal alemde sürünürken, birden ' yeter artık' sinyalleri gelmeye başladı her yerden. bir şeylere bağımlı olma olasılığım çok yüksektir benim.illaha içinde bağımlılık yapıcı madde olması da gerekmez.bir kişiye, bir hayvana, diziye, filmlere, kitaplara, dansa, yemeğe... bir şeyi bokunu çıkarana kadar yaparım. bir şeyi önce mahveder sonra toparlarım.huy işte..ama iş insan ilişkilerine geldiği zaman aynı toparlama sistemi insan doğasında işe yaramadığı için error veriyor.ya ben hayal kırıklığına uğruyorum ya da karşımdaki.çok geç olmadan dur demek lazım bir şeylere.o yüzden istemeyeceğiniz kararlar vermek zorunda kalıyorsunuz bazen.
insanı büyüten şey zaman ya hani.ya da zorluklardır yaşadığı. ben iteliyorum kendimi büyütmek için. sanki o zaman trenini kaçırmışız da ,ben çocukluğumun elinden tutmuş trenin arkasından koşturuyorum büyüme çizgisinin üstünde.şu sıralar o kadar alıştık ki o trende olmamaya, artık koşmuyoruz bile ardından. el ele yürüyoruz. belki daha yavaş, ama daha çok farkına vararak yürüyoruz.her adımda yüzümüzdeki akı bırakıyoruz rayların üstüne.
işte bu dönem öyle bir dönem ki benim için, bendeki 3 ben ile artık ilgilenmek zorunda değilim.akıl-kalp-iç güdü koalisyonu yerlerini diktatörlük sistemine bıraktı.ani ve kökten bir değişim ama güzellikten anlamadılar.hem biraz tatil onların da hakkı.hem fiziksel olarak hem zihinsel olarak değişime ihtiyacı olan bu canlı, sonunda bir şeyleri başarabilmenin mutluluğu içinde ancak daha başarılacak çok şey var.yeteri kadar şey nasıl başarılır, ne zaman tatmin olunur bilemiyorum. ama zamanı geldiğinde, kendimden giden ben, geri döndüğümde kendime ,diktatörlük yerini olgunluğa bırakmış olacak.
insanı büyüten şey zaman ya hani.ya da zorluklardır yaşadığı. ben iteliyorum kendimi büyütmek için. sanki o zaman trenini kaçırmışız da ,ben çocukluğumun elinden tutmuş trenin arkasından koşturuyorum büyüme çizgisinin üstünde.şu sıralar o kadar alıştık ki o trende olmamaya, artık koşmuyoruz bile ardından. el ele yürüyoruz. belki daha yavaş, ama daha çok farkına vararak yürüyoruz.her adımda yüzümüzdeki akı bırakıyoruz rayların üstüne.
işte bu dönem öyle bir dönem ki benim için, bendeki 3 ben ile artık ilgilenmek zorunda değilim.akıl-kalp-iç güdü koalisyonu yerlerini diktatörlük sistemine bıraktı.ani ve kökten bir değişim ama güzellikten anlamadılar.hem biraz tatil onların da hakkı.hem fiziksel olarak hem zihinsel olarak değişime ihtiyacı olan bu canlı, sonunda bir şeyleri başarabilmenin mutluluğu içinde ancak daha başarılacak çok şey var.yeteri kadar şey nasıl başarılır, ne zaman tatmin olunur bilemiyorum. ama zamanı geldiğinde, kendimden giden ben, geri döndüğümde kendime ,diktatörlük yerini olgunluğa bırakmış olacak.
bunun ifşa edilme vakti gelmişti
bir yaz önce los angales-universal studios'ta dolaşırkene, gözümüze bu takıldı.hadi yapalım diye tutturan beni kıramadılar ve sonunda hepimiz çok eğlendik.bir sandalyeye oturduk ve boğazımızdan altını yeşil bir örtüyle kapadılar.ekranda kendimizi görebildiğimiz için uyum sağlamak kolay oldu.güneş'e ve göksen abime selamlar:)
renkli kar
-kapat gözlerini
-kapat kapat,sıkıca kapat
-tamam.şimdi adını duyduğunda gözünde neler canlanıyor anlat bakalım yasemin.
-hımmm, bunu böyle yapmak zorunda mıyız peki?
-buna ihtiyacımız olmasaydı yapmazdık.telaşlanma, hiç bir şeyi düşünmek zorunda kalmayacaksın.hepsi içinde var.sadece bulman biraz zaman alacak
-offff, peki. ne yapmam gerekiyor onu söyle sen
-kapat gözlerini.ve adını düşündüğünde aklına gelen ilk imajı söyle bana
-çok uzun.anlatmamı ister misin gerçekten?
-bunun için buradayım ben
-bir gün bir radyo programı dinliyordum.hiç huyum değildir oysaki.sunucu bir soru sordu dinleyenlere. "eğer kar beyaz olmasaydı ne renk olsun isterdiniz?" vay be dedim içimden.ne kadar yaratıcı bir soru. hiç düşünmemiştim daha önce.kar beyaz değil de başka bir renk olsa ne olurdu. pembe mi? yok çok kız işi olur. mavi mi? denizler falan mavi zaten,gerek yok. kırmızı? of her yer kan kaplı gözükür. yeşil? e çimen var. turuncu? kusmuk gibi durur herhalde. sarı,mor,kahverengi,siyah..... amaaan en güzel renk beyazmış zaten.olmaz başka renk diye geçirdim içimden.sonra programa bir kadın katıldı. rengarenk olsun, her renkten olsun içinde dedi. aman tanrım nasıl düşünemedim bunu ben? ne kadar güzel olurdu oysaki.hayal ettim sonra.mükemmeldi hayalimdeki görüntü.tek sorun eridiği zamandı.bütün renkler birbirine karışacak kahverengi bir renk alacaklardı.toprak rengi. altında, özünde ne varsa ona dönüşeceklerdi.güzel diye geçirdim içimden.çok güzel...
-anlayamadım.buradaki hangi imgeye benzettin onu?
-rengarenk yağan kar benim için o.her çeşit özellik, her çeşit duygu, her çeşit güzellik var renklerinde. hangisini istersen o yağar üstüne. seçebilirsin hangisinde yuvarlanmak istediğini. elini açıp avucuna doldurduğunda her bir renge ayrı ayrı bakabilirsin.gün gelir de erirse eğer.korkmama gerek yok.toprağa dönüşecek renkleri.nereden geldiyse oraya gidecek.rahat bırakırım o zaman onu.biliyorum tekrardan gelecek. gün gelir tekrar su olur, buhar olur, bulut olur, damlar üstüme.müjde! hoş geldin renkli kar..
iyi ki doğdun müjde'm!!
-kapat kapat,sıkıca kapat
-tamam.şimdi adını duyduğunda gözünde neler canlanıyor anlat bakalım yasemin.
-hımmm, bunu böyle yapmak zorunda mıyız peki?
-buna ihtiyacımız olmasaydı yapmazdık.telaşlanma, hiç bir şeyi düşünmek zorunda kalmayacaksın.hepsi içinde var.sadece bulman biraz zaman alacak
-offff, peki. ne yapmam gerekiyor onu söyle sen
-kapat gözlerini.ve adını düşündüğünde aklına gelen ilk imajı söyle bana
-çok uzun.anlatmamı ister misin gerçekten?
-bunun için buradayım ben
-bir gün bir radyo programı dinliyordum.hiç huyum değildir oysaki.sunucu bir soru sordu dinleyenlere. "eğer kar beyaz olmasaydı ne renk olsun isterdiniz?" vay be dedim içimden.ne kadar yaratıcı bir soru. hiç düşünmemiştim daha önce.kar beyaz değil de başka bir renk olsa ne olurdu. pembe mi? yok çok kız işi olur. mavi mi? denizler falan mavi zaten,gerek yok. kırmızı? of her yer kan kaplı gözükür. yeşil? e çimen var. turuncu? kusmuk gibi durur herhalde. sarı,mor,kahverengi,siyah..... amaaan en güzel renk beyazmış zaten.olmaz başka renk diye geçirdim içimden.sonra programa bir kadın katıldı. rengarenk olsun, her renkten olsun içinde dedi. aman tanrım nasıl düşünemedim bunu ben? ne kadar güzel olurdu oysaki.hayal ettim sonra.mükemmeldi hayalimdeki görüntü.tek sorun eridiği zamandı.bütün renkler birbirine karışacak kahverengi bir renk alacaklardı.toprak rengi. altında, özünde ne varsa ona dönüşeceklerdi.güzel diye geçirdim içimden.çok güzel...
-anlayamadım.buradaki hangi imgeye benzettin onu?
-rengarenk yağan kar benim için o.her çeşit özellik, her çeşit duygu, her çeşit güzellik var renklerinde. hangisini istersen o yağar üstüne. seçebilirsin hangisinde yuvarlanmak istediğini. elini açıp avucuna doldurduğunda her bir renge ayrı ayrı bakabilirsin.gün gelir de erirse eğer.korkmama gerek yok.toprağa dönüşecek renkleri.nereden geldiyse oraya gidecek.rahat bırakırım o zaman onu.biliyorum tekrardan gelecek. gün gelir tekrar su olur, buhar olur, bulut olur, damlar üstüme.müjde! hoş geldin renkli kar..
iyi ki doğdun müjde'm!!
kardeşlerim'e
yuvarlak bir masanın etrafındaki yedi kişiyiz biz.oturduğum yerden bakıyorum hepsine sırayla; güven(ş), fedakarlık(g), mutluluk (m), huzur (s), sevgi(a), samimiyet(y).masanın ortasında kocaman bir delik, içine kıskançlığımızı, nefretimizi, hırsımızı, öfkemizi atmışız seneler evvel.kilit yok üstünde.kullanmak isteyen alır, kullanır ve geri atar içine.hiç kimsenin önceden belirlenmiş bir yeri yoktur mesela. isteyen istediği yere oturabilir. masamız gerektiği takdirde büyütülebilir ve misafirler gelebilir.ama çok kalmaz misafirlerimiz bizimle. bazen çok kullanılan orta delik elemanları yüzünden, bazen de isimlerimizi öğrenememelerinden.
ceviz ağacından, sapasağlam bir masadır bizimkisi.çiziklerle dolu,kimi yerleri yanmış olsa da örtü örtmeyiz hiç birimiz üstüne.yemeğimizi orada yer, okeyimizi orada oynar, çayımızı orada içer,sigaramızı orada söndürürüz.başka masalara oturduğumuz da olur elbet. ama orada misafir biz oluruz.geri geldiğimizde tekrardan, masamızı dahada bir eskimiş bulur bir çizikte biz atarız üstüne.
sevmem
Ben şiir okunmasını sevmem .her dinlediğimde gülesim gelir.duygulanmak isterim okuyan gibi,yapamam.o yapmacık vurgular,ses yükselmeleri, bilerek yapılan duygu yüklü mimikler bana dünyanın en itici şeyi gibi gelir. bir de eğer ağlarsa okuyan, değmeyin keyfime.
bu gün okuduğum kitapta dikkatimi bir cümle çekti.herkes kendini bulur başkalarının yazılarında ama "birebir aynısını düşünüyorum" cümlesi zor çıkar ağzınızdan.yüzümde bir tebessüm, "evet ya evet, yıllardır bunu anlatmaya çalışıyordum ama doğru kelimeleri bulamıyordum" dedim içimden.
"şiir tek kişilik bir zevktir,yalnızlığın sanatıdır.Diğer insanların dikkatini dağıtmasını ,şiirleri senin asla okumayacağın şekillerde okumalarını istemezsin.Bir şiiri gülünç duruma düşürmenin, harap etmenin yolu onu herkesin içinde okumaktır.yazarlar okunmalı, ama dinlenmemelidir."(sinestezya-jeffrey moore)
Hiç bir zaman tiyatro düşmanı olmadım.severim de kısmen.ama aynı, şiir okunmasında olduğu gibi, o yapay vurgular, normal hayatta verilmeyen tepkiler ve abartılı mimikler beni deli ediyor. tiyatro izlemem gerekiyorsa, o tiyatronun havasına girmek zorunda hissediyorum kendimi.eziyor beni tiyatro,geriyor. tiyatral diye bir laf var bir kere. sanki gerçek hayatta var olan duyguları ,hamur gibi sahte bir malzemeden tekrardan yapıyorlarmış gibi geliyor sahnede. enteresan bir tezat ama bazen çok canım çekiyor tiyatroya gitmeyi. hıçkıra hıçkıra oynanılan trajedileri, haykırarak gülünen komedileri isterim yanımda kimi zaman. belki de ben onların yanında olmayı isterim. çünkü o zaman sıradan hayatlarımızdaki sıradan duygularımız daha da önemsizleşir gözümüzde.sahnede oynanan senin hayatındır ama , duygular tiyatronun duygularıdır. bir yabancı gibi oturursun koltuğuna, bir yabancı gibi alkışlarsın sonunda ve yine bir yabancı gibi gidersin evine.yatağına yattığın zaman, sabah kollarını açarak aşırı neşeli ve tiyatral bir şekilde güne merhaba demenin hayaliyle uyursun.
hippi taksici
Geçen gün istanbul'dan antalya'ya gelirken,birden kendimi yalnış uçağa binmişim gibi hissettim.etrafımda türk olan bir tek insan bile yoktu.hatta pilot bile yabancıydı desem.bütün uçak fransızlarla doluydu.ama bir uçağın fransızlarla dolu olmasından daha kötü olan,hepsinin birbirini tanıyor olması elbette.yine kokulardan bahsedip ortalığın canını sıkmak istemem ama turist milletinin belli bir kokusu vardır.turist kokusu.nedense benim çok hoşuma gider bu.uçakta da kendimi yurt dışında hissettim bir an.(kesinlikle hepsinin bağıra çağıra fransızca konuşmasından değil,kokudan).
hayallere daldım bir an,çatır çatır fransızca konuşabilseydim de kendimle ilgili yepyeni bir hikaye uydurup,bambaşka bir insanın hikayesini anlatsaydım onlara.garip bir fantazi ama bunu taksiye bindiğim zaman da yapıyorum.her taksiye bindiğimde nerede okuyorsun dedikleri zaman kafamda binlerce yalan üretip doğru olanı söylüyorum sonunda.aslında orada iki dakikada harika senaryolar yazabilecekken birden kendimi sıkıcı hayatımda buluyorum.
beni en çok şaşırtan taksici,kulaklarından kültür fışkıran bir amcaydı.şaka yapmıyorum.elimi uzatsam çekip alırdım o kültürü kulağından.tam 6 dil bilen dünyanın her yerini dolaşmış bir adamdan bahsediyorum.nerden biliyorsun sallamadığını diyeceksiniz."ben altı dil biliyorum" dediğinde bende aynı inanmaz tavırla "hadi ya" dedim ki başladı konuşmaya. fransızca, italyanca, ispanyolca, rusça, ingilizce ve almanca. adamın saçma sapan kelimeler üretip konuşuyormuş gibi yapmadığını nereden bileceksin diyeceksiniz. onu da şuradan biliyorum ki benimle ingilizce konuştuğu zaman nutkum tutuldu. adam bana "e size okulda ingilizce öğretmiyorlar mı" dedi. anam!! nereden öğrendin be adam sen bunları? meğer kendisi hippi bir amcamızmış.dünyayı geçmiş, hayatını yaşamış, şimdi de yeni hobisi taksicilikmiş. hayatın değişik değişik tatlarını tadıyormuş. inanıyorum sana çılgın taksicim.gerçekten.
peki ya adamın söylediklerinin bir kelimesi bile doğru değilse? düşünsenize bir adam yalnızca 15 dakika boyunca olmak istediği insanın yada olması eğlenceli olunan insanın yerine koyuyor kendisini ve bir müddet öyle hissediyor kendini.tatmin edici midir bilinmez ama kendinin yazıp kendinin oynadığı bir karakter nereden bakılırsa bakılsın eğlenceli olacaktır.denemeye değer en azından.ilk denememde paylaşacağıma emin olabilirsiniz.ama bir süre sonra bağımlılık yapabileceğinden de korkmuyor değilim.amaaan bir kereden bir şey olmazla başlayıp devamı gelen karakterler silsilesi. o değilde taksici bey amca, doğru muydu söylediklerin?
not: biraz değiştirdim sayfayı, çabuk sıkılırım ben.şimdilik biraz kız işi ama belli olmaz yaşadığım karaktere göre uygun rengi alır kendisi;)
ama okumakta zorluk çektiğiniz büyük harfli yazı olayını üzgünüm ki değiştiremiyorum. normal hayatta da öyle yazıyorum çoğu zaman.alışkanlık:)
hayallere daldım bir an,çatır çatır fransızca konuşabilseydim de kendimle ilgili yepyeni bir hikaye uydurup,bambaşka bir insanın hikayesini anlatsaydım onlara.garip bir fantazi ama bunu taksiye bindiğim zaman da yapıyorum.her taksiye bindiğimde nerede okuyorsun dedikleri zaman kafamda binlerce yalan üretip doğru olanı söylüyorum sonunda.aslında orada iki dakikada harika senaryolar yazabilecekken birden kendimi sıkıcı hayatımda buluyorum.
beni en çok şaşırtan taksici,kulaklarından kültür fışkıran bir amcaydı.şaka yapmıyorum.elimi uzatsam çekip alırdım o kültürü kulağından.tam 6 dil bilen dünyanın her yerini dolaşmış bir adamdan bahsediyorum.nerden biliyorsun sallamadığını diyeceksiniz."ben altı dil biliyorum" dediğinde bende aynı inanmaz tavırla "hadi ya" dedim ki başladı konuşmaya. fransızca, italyanca, ispanyolca, rusça, ingilizce ve almanca. adamın saçma sapan kelimeler üretip konuşuyormuş gibi yapmadığını nereden bileceksin diyeceksiniz. onu da şuradan biliyorum ki benimle ingilizce konuştuğu zaman nutkum tutuldu. adam bana "e size okulda ingilizce öğretmiyorlar mı" dedi. anam!! nereden öğrendin be adam sen bunları? meğer kendisi hippi bir amcamızmış.dünyayı geçmiş, hayatını yaşamış, şimdi de yeni hobisi taksicilikmiş. hayatın değişik değişik tatlarını tadıyormuş. inanıyorum sana çılgın taksicim.gerçekten.
peki ya adamın söylediklerinin bir kelimesi bile doğru değilse? düşünsenize bir adam yalnızca 15 dakika boyunca olmak istediği insanın yada olması eğlenceli olunan insanın yerine koyuyor kendisini ve bir müddet öyle hissediyor kendini.tatmin edici midir bilinmez ama kendinin yazıp kendinin oynadığı bir karakter nereden bakılırsa bakılsın eğlenceli olacaktır.denemeye değer en azından.ilk denememde paylaşacağıma emin olabilirsiniz.ama bir süre sonra bağımlılık yapabileceğinden de korkmuyor değilim.amaaan bir kereden bir şey olmazla başlayıp devamı gelen karakterler silsilesi. o değilde taksici bey amca, doğru muydu söylediklerin?
not: biraz değiştirdim sayfayı, çabuk sıkılırım ben.şimdilik biraz kız işi ama belli olmaz yaşadığım karaktere göre uygun rengi alır kendisi;)
ama okumakta zorluk çektiğiniz büyük harfli yazı olayını üzgünüm ki değiştiremiyorum. normal hayatta da öyle yazıyorum çoğu zaman.alışkanlık:)
evimizin yeni misafiri sevgili kumru
hoş geldin sevgili kumru;
hiç habersiz ve yüzsüz bir şekilde hayatımıza girmene rağmen seni kabullenmemiz çok uzun sürmedi.neden bizim evimizi seçtin ve neden yuvana elimi sürmeme rağmen geri gelip oraya yumurtladın çok merak etmekteyim.gördüğüm kadarıyla 3 tane yumurta var altında.isimlerini koymaya hakkım olduğunu düşünmekle birlikte en az benim kadar babalarının da bu hususta söz söyleme özgürlüğünün olduğunun farkındayım. senin böyle bir hakkın yok çünkü günlerdir hareketsiz bir şekilde onların üstünde oturman ve hiç bir şey yiyip içmemen analık hakkı gibi bir kavramı ortaya çıkartmış olsa da benim ve babalarının özverili davranışları asla göz ardı edilemez.
bayan kumru;
benim iki sene önce kaybettiğim güzeller güzeli kedimin adı sempatiydi.annesinin adı pati, kardeşlerinin adları ise sırayla; telepati,kasımpati,empati ve sallapati.senin yavrucaklar için düşündüğüm isimler de bu derece yaratıcı olacaklar hiç korkun olmasın.ilk çocuğun ismine karar verdim bile "uskumru".belki bir süre kişilik çatışması yaşamasına sebebiyet verse de daha sonra aile ismini gururla taşıyacağına eminim.
canım kumru;
hazır gelmişken öğrenmen gereken bir takım şeyler var.Bizim evdeki hayvanların başlıca görevleri bakkala gitmektir.senin için sempati kadar yorucu olmadığını varsayıyorum çünkü kanatların var.sempati bir süre sonra 3 kat inip çıkmaktan yorulmuş olacak direk pencereden atlama yoluna gitmişti.balıkların da gidemeyeceklerini düşünürsek (ki bence ayak yapıyorlar),bu ulvi görevi sana verme kararı aldım.
kumrucum;
Gelmenden bir hafta sonra muhabbet kuşumun ölümünün tesadüf olduğunu düşünmem için elinden geleni yaptığının farkındayım.lütfen beni kandırmaya çalışma.yem vermeyi unutmuş olsam da bu da hep senin suçundu.çünkü baktım sen günlerdir aç durabiliyorsun, neden benim kuşumda bunu başaramasın diye düşünmüş olabilir bilinç altım.şimdilik üstüne gelmek istemiyorum ama çocuklar yumurtadan çıkınca ayağına kelepçe takmak zorunda olduğumu üzülerek belirtiyorum.
bay kumru;
gün içinde eşinizin yanına bir kere gelmekle ve yuvayı yapmak için bir iki çer çöp getirmekle baba olunmuyor.karı aç kaldı günlerdir orda.gerçi laf aramızda bayan kumrunun da pek bir aşifte olduğunu söylemek isterim.geceleri guk guk guk diye sesler geliyor odasından.o yüzden birbiriniz için biçilmiş kaftan olduğunuzu söyleyebilirim.sosyal güvenlik kurumu çocukları elinizden almadığı sürece mutlu olacağınıza da çok eminim.
evimizdeki eko sisteme olan saygımdan ötürü bir süre evi terk etme kararı almış bulunuyorum.ben gelene kadar birbirinize iyi bakın.eşyalarımı kurcalamayın,kavga etmeyin,aç kalmayı öğrenin.sizleri seviyor tüm kalbimle mıncırıyorum..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








