şu anda nerede miyim?saat 19:00 Antalya'da denize sıfır bir cafede çayımı içiyorum, arka fonda italyan şerkıları çalıyor, plajda dört kişi voleybol oynuyor. denizin üstünde iki tekne,uzaklarda ise dört beş tane büyük gemi var. Sağ tarafım beydağları, sol tarafım falezler. Kısacası huzurlu olmak için geleceğiniz yer burası.
Ne mi düşünüyorum? nereden geldi aklıma bu düşünce bilinmez ama insanlar neden depresyona girer onu düşünüyorum. Gerçekten tam da böyle bir ortamda düşünülmesi gereken başlıca şey bu (!) Bu konuda bilimsel hiç bir birikimim olmamasına rağmen, sadece kendi gözlem ve deneyimlerime dayanarak yazıyorum.
Freud'un hayatını anlatan bir kitapta okumuştum; depresyona girenler genelde çok büyük sıkıntılar yaşamamış ve çok büyük acılar çekmemiş insanlardır. çünkü acı ve sıkıntı yaşayanların depresyona girmeye vakitleri kalmaz, yazıyordu kitapta.Etrafımdaki insanlara baktığımda, bunun genel olarak doğru bir tespit olduğunu görüyorum.
depresyonu somutlaştırmam istense, insan vücudunu tamamen saran yarı saydam naylon bir kaplama kağıdı olarak düşünürüm. Aynaya baktığınız zaman gördüğünüz görüntüden memnun değilseniz, işte sebebi budur. Aynadan kastım, fiziksel görünümünüzle birlikte içselliğinizi de yansıtan bir cisimdir. bu naylon öncelikle kendinizle olan barışıklığınızı bloke eder. aynayla aranızdaki bulanıklıktır o. insanlarla olan ilişkilerinizle, sosyal yaşamdaki becerilerinizle ve başarılarınızla aranızda olan bu naylon bir nevi reflektörtür. ne onlar gerçek sizi görür, ne de siz gerçek dünyayı. Git gide bu naylon sizi içine hapseder, sizi bir şekilde kandırır ve dışarı çıkmanın faydasızlığına sizi bir şekilde inandırır. Bir süre buna kanarsınız elbet. ancak daha sonra özünde özgür olan ve yerinde duramayan ruhunuz bunu kabullenmez ve eğer dışarı çıkamıyorsam içeriye girerim der.Ve hikaye burada başlar.Daha önce içine girmeye korktuğunuz bu dünyada sizi sürprizler beklemektedir. bir tanışma seremonisinden sonra sizi apar topar bir mahkeme salonuna götürürler. içeride ne kadar çok insan olduğuna şaşırırsınız. hepsinin ismini hatırlamanız ise imkansızdır. her kafadan bir ses çıkan bu tartışma ortamında, sözün size geleceği vakti bekleseniz bile kafanız karışmıştır aslında. Hangisinin haklı olduğuna karar veremezsiniz bir türlü. Dışarı çıkmak istersiniz bir an önce. Ama ellerinizle naylonu delmeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğinizi ve bu çabalarınızın boşa çıkacağını bilirsiniz.geri dönersiniz boynu bükük. Tartışma devam eder.Esas olarak iki ana kısımdan oluşur mahkemedekiler. sizi savunan avukatlarınız(kayıtsız şartsız savunucular) ve savcılık makamı (sorgusuz sualsiz yargılayanlar).hakim koltuğunda ise naylonunuz oturmaktadır şaşırtıcı olmayan bir biçimde. sanık sandalyesinde oturan siz bile haklı mı haksız mı olduğunuza karar veremezsiniz. günler, haftalar, aylar geçer ve asla karar alınamaz. Her günün sonunda hapisanenize geri döner çıkmanın yollarını ararsınız. günlerden bir gün tekrar aynaya bakma fırsatınız olduğunda bir detay ilişir gözünüze. başınızın üst kısmında bir çöp torbası gibi bağlanmış olan naylonunuzun açılabilir olduğunun farkına varırsınız. kimseye söylemez, doğru zamanın gelmesini beklersiniz sessizce. mahkeme günü sonunda söz size geldiğinde ayağa kalkar, herkesin gözünün içine tek tek bakar, kolunuzu havaya kaldırır, derin bir nefes alır ve başınızın üstündeki bağı bir çekişte çözersiniz.içinden çıktığınız naylonu bir kenara fırlatıverirsiniz. Herkes şaşkınlık içinde bakakalır.çıt çıkmaz kimseden.arkanıza dönüp baktığınızda hakim koltuğunun boş olduğunu görürsünüz. yavaş adımlarla geçer oturursunuz kimseye bir şey sormadan. kimse konuşamaz, bir şey söyleyemez. gözünüzü bir saniyeliğine kapatıp açtığınızda mahkeme salonu bomboştur artık, kimse kalmamıştır salonda. özgürsünüz artık! koltuğunuza yaslanır ve sadece gülümsersiniz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder