Olmamış Çocuk

           Geçen gün Cem Yılmaz'ın eski gösterisini izliyordum dvd'de. Bir espriden sonra takıldım kaldım. Bir baktım düşüncelere dalmışım. Hani Cem Yılmaz'ın filmlerine küfürlü diyip, çocuklar küfür öğreniyor, kötü etkileniyorlar, olmamış bu film diyorlar da, Cem Yılmaz da ' eee çocuk olmuşmu peki ? ' diyor ya. Sonrada millet yarıla yarıla gülüyor hani. İşte o olmayan çocuklardan biri benim. Olmamış, tutmamış kıvamım benim.

           Yıl 91,bilemedin 92, yaş 3-4. Annem artık büyüdüğüme kanaat getirip öğretmenlik mesleğine devam etme kararı almış. Ama zahmetli bir iş tabi ki öğretmenlik. Doğu hizmetidir falan derken hep vazgeçmiş annem.Taki bir yolunu bulup tayinini Antalya'nın Elmalı ilçesine aldırana kadar. Göreve başladı annem o sene. E bana kim bakacak? Tabi ki anneannem. Her şey güzel,hoş, iyi de anlaşıyoruz anneannemle. Tek bir sorunumuz var, o da o yıllarda ev kadınlarını oyalayan sabah programlarının olmaması. Önceden anlatmıştım, annem küfür öğrenmeyelim diye Kemal Sunal filmleri bile izletmezdi ablamla bana. Ama kumanda anneannemin elinde olunca, devran döndü ve benim için yeni bir dönem başlamış oldu. Pirana ve köpekbalığı fobisi olan, Michael Jackson'la sevişmek isteyen, Ninja Turtles'lerle evlenme hayali kuran, sabah ezanından ödü patlayan, Saadettin Teksoy'dan nefret eden bir velete dönüştüm zamanla. Yanımda pervasızca izlenen pirana filmiyle başladı her şey. Filmden o kadar etkilenmişim ki, hala denize girerken 'yaratık var yaratık' diye bağırabiliyorum. Gecen gün bir iddia uğruna 1,5km ötedeki bir adaya durmadan yüzmeyi basarsam da, yoldaki yegane endişem köpekbalığı saldırısına uğramak ya da adaya vardığımda yosunların içinden çıkan yaratıkların beni suyun dibine çekmeleriydi. Katil karıncalar, cani arılar, canavar timsahlar, lanet olası piranalar ve korkunç köpekbalıkları adlı filmler, tüm korku filmlerinden daha psikopat filmlerdir bence. Dört yaşındaki bir kız çocuğunun, daha dün boyama kitabında sarı siyaha boyayıp, kendi insiyatifiyle kafasına kondurduğu bir adet kurdeleyle süslediği güzel arı, bir bakıyor ki canlı canlı adam yiyor ertesi gün. Nerde lan boyama kitabındaki sevimli arı? Hani karınca bir şey yapmazdı? Hani kıyıda köpekbalığı yoktu arkadaşım? E bünye alt üst olmaz mı izleyince bu tür filmleri? Çok korkmuş ve psikolojim bozulmuş olacak ki anneannem kurşun dökmüştü bana ( bayılırım kurşun döktürmeye, ancak kimya laboratuvarlarında görebileceğin kimyasal bir olayı, başörtülü anneannen yapınca olağanüstü geliyor insana.Hala da hoşuma gider patlama sesi), madem bozduk çocuğu, tamir edelim mantığıyla dökülen kurşun sonucu ortaya çıkan şekil bilin bakalım ne? Balık!!! Vallaha billaha balık. Hemde görmek için yüzüne çok yaklaştırmak zorunda kaldığın kahve falları cinsinden değil. Baya, apaçık orada duruyor yüzgeciyle, kuyruğuyla. Nazar falan değil bana olanlar, basbaya pirana çarpmış beni. E tabiki ondan sonra yanımda öyle filmler izlenmedi.

           Aşk filmleri izlendi mesela.Sevişmenin ne demek olduğunu bilmeden, dünya üzerindeki belkide en sevişilmeyecek insanı seçmiştim kendime. Michael Jackson'a olan aşkım o zaman başladı. Ama evlenme vaadiyle kandırmamışım adamı. Ninja kaplumbağalar'mış benim aklıma koyduklarım.

          Başka ne izlendi evde diye sorarsanız, Saadettin Teksoy derim. Galiba hayatım boyunca en çok korktuğum adam o olmuştur. Miilet hala izleyip gülerken, bana hala korkunç gelir o herif. Programının bir bölümünü hatırlıyorum. Bir cinin bir kıza gece uyurken tecavüz edişini anlatıyordu. Bir tam program boyunca hemde. Neredeyse cinle röportaj yapacaklardı yani. Ulan beş yaşındayım ben! tamam ben olmamışım da, o program olmuş mu be? Yazık değil mi bana? Yok Sümele manastırında taşlar konuşuyormuşta, yok bir köy varmış köydekilerin hepsi ermiş de, yok bir delik taş varmış içinden geçebilenlerin günahları affediliyormuş ama bir çocuk içinde sıkışmış da. Ohaaaa! 

           Tüm bunların üstüne artık kendi seçtiğim programları izleme kararı almıştım. Bir baktım televizyonda türk filmi. Leyla ile Mecnun.Ay ne kadar güzel, hem eski zamanlarda geçiyor hem de aşk filmi. İzliyorum, izliyoruuuuuuummmm, hoooop kör herifin teki arkada çalan ilahilerle birlikte allah allah diye bağırarak çöllerde dolaşıyor. E ben 6 yaşındayım ama. Aşka olan inancım mı dersin, daha oluşmamış dini görüşüm mü dersin, türk filmlerine olan sevgim mi dersin.Ne dersen de, yapılmaz be o yaştaki çocuğa bu zulüm. Hala bir yerde ilahi söylendiğini duyduğum an tüylerim diken diken oluyor. Lisede erkekler toplanır bana gıcıklık olsun diye kolkola girer başlarını sallaya sallaya ilahi söylerlerdi. İzleri günümüze kadar geldi kısacası. 


             Hayır sonra neden Yasemin 6 yaşına kadar bez taktı? E takar tabi. Çocuğun ağzına sıçmışsınız, çocukta altına sıçmış haliyle. Sonuç olarak çocuğuma televizyon izletmeme kararım, küçüklüğümde yaşadığım bu tramvatik olaylar silsilesinin bir sonucudur. Herşey çocuğum denize korkusuzca girebilsin, evinde küçük köpekbalıkları yetiştirebilsin, Saadettin Teksoy'la aynı masada oturabilsin, evlenmesi gereken adamı doğru seçsin (en azından yeşil olmasın), ve mp3 çaları ilahilerle dolsun diyedir. Sevgiler...

Hiç yorum yok: